30 Haziran 2009 Salı

Deneme - Sevda Üstüne Ne Söylemişlerse Yalandır

Lütfen söyleyeceklerimi alabildiğine geniş anlayın; kalıplara, şahıslara, cinsiyetlere sıkıştırmayın lütfen…

Şöyle gönlüme göre birini sevemedim bir türlü… Kime baktıysam bakışlarım yarım kaldı. Tam da temiz temiz aşk şiirleri düzerken yücelttiğim, melekleştirdiğim ve adeta noksanlıklardan tenzih ettiğim o insanın eksik tarafları gözüme ilişmekte gecikmedi. Sanki
"Onu sevme, o senin kalbini dolduramaz!" diyen lâhûtî bir mesaj gibi…

Hoş, gönlüm de her gördüğüne konmadı gerçi... Ama ne bileyim? Belirsiz bir bağa bağlanmak, sayılı dakikacıklarını bir hiç uğruna akla ziyan bir şekilde feda etmek ve sonra bunun adına
‘aşk’ deyip üstüne üstlük hiç toz kondurmamak ahali arasında trend olmuş. Kitaplar, şiirler, klişe tavırlar, sosyal normlar, neler neler... Bu arada mesleği 'riya' olan televizyonun adını bile yaklaştırmak istemiyorum 'aşk'ın temiz adının yanına.

Hep içimdedir ve aşk şiirleri yazarken de içimdeydi:
"Böyle bir aşk dolduruşuna gelip de olmayan duyguları oldurmaya zorlama sıkıntısını kendime reva görür müyüm acaba?" Hâlbuki ben seveceksem 'gerçekten' sevmek isterdim.

Yapmacık işleri oldum olası sevmem. Aslında bunun fıtrattan gelen bir şey olduğunu düşünüyorum, bana has değil. Her insanın sezgisel olarak bileceği ve anlayacağı bir şey olmalı bu yapmacıklık/samimiyet ayrımı.

Her hangi bir işte, bir sözde hatta bir bakışta yapmacıklık varsa eğer; insan bunu aklen idrak edemese ve hatta o anda o sözün/bakışın farkına varamasa bile belki adına ruh diyeceğimiz bir parçasıyla, belki de başka bir melekesiyle ondaki yapmacıklığı
'sezecektir'.

Tam aksine; ta gönülden gelen bir bakış sayesinde bir anda, yıllanmış buzlar hemen çözülüverecek, bütün bütün taşa kesmiş zavallı yürekler hıçkırıklarla kopup gelen bir duygu seline kendisini kaptırıverecektir. Bir
'an' işidir, eğer tam bir samimiyet varsa...

Ne diyordum? Öyle temiz bir sevgi arayışından bahsediyorum işte. Ama kitaplarda ve şiirlerde destanlaştırılmış efsanevi aşk hikâyeleri bizi etkisi altına almış maalesef. Bizi, sizi, her ırktan her görüşten bütün insanları, hepimizi... Hani şaire içten içe kızardım,
“Olur mu öyle şey?” derdim de, demek ki tecrübe konuşuyormuş diyorum şimdi:"Bütün kitapları yakmalı
Sevda üstüne ne söylemişlerse yalandır
Kitaplara göre insan
Karanlıkta yüzüne bin mumluk lâmba tutulmuş
Gözleri, yüreği kamaşmış insandır
Aptaldır, hastadır, kahramandır.
Bütün kitapları yakmalı
Sevda üstüne ne söylemişlerse yalandır."
[Bedri Rahmi Eyüboğlu]

Bu zararlı etkiden kurtulup gerçekten safiyane, gerçekten
'gerçek' bir sevgiyi yaşamak nasıl mümkün olur? Kitapları mı yakalım? Ya da kapatalım, en azından bir süre okumayalım. Altını deşsek mide bulandırıcı haşeratlar gibi –kibarca şöyle söyleyeyim– masum olmaktan çok uzak bir yığın karanlık duygu bulacağımız kendi sözde sevgilerimizi, Mevlânâ’ların gönüllerini ufuksuz ummanlara çeviren ilahi sevgiyle karıştırmayalım. Bir de o emsalsiz büyüklerden alıntılar yapıp üzerimizde iğreti durmuyor sanmayalım ha! Deli gönlümüze kaymak yedirmeyelim.

Sonra beni hep düşündürmüştür: Kocaman kocaman laflar savrularak allanıp pullanan sevgililer, gün olup yollar ayrılınca en azılı bir düşman yerine konuyor;
“Eski sevgiliden dost olmaz!” deniyor.
Bu nasıl bir sevgiymiş ki; seni sevdiğine benzetmek, onunla hemdem etmek, bir akılla düşündürüp bir kalple yaşatmak şöyle dursun; sevdiğini iddia ettiğin kişiyi insanlığın en aşağısı, yüzkarası ve bir imalat hatası olarak görmene engel bile olamıyor.

Ya biz bilmiyoruz sevgiyi, ya onlar… Bu işte bir iş var!...


28 Haziran 2009 Pazar

Şiir - Dert Söyletir / Kalp Derdi

.
DERT SÖYLETİR / KALP DERDİ

Dert söyletirmiş ya! Herkesin bir derdi var.
En büyük sözleri söylemiş, derdi büyük olanlar...
İnsanda nice tuhaf hususiyetler mündemiç;
Kalbe kırk katardan akar dert ve sevinç...

Vücut ülkesinin sultanı kalpmiş, muhakkak!
Bir kapalı kutu ki, ondadır visal ve firak.

Gözden perde kalksa da görse kendi sığlığını,
Utanarak baş eğer, kalpten kabulle çiğliğini.
Aczini bilen, bildikçe azad oluyor bağlardan.
Akıl prangalıyken, aşar mı ulu başlı dağlardan?

Ah yollarım! Gizli-âşikar engellerle bezeli
Hangi akılla seçmeli çirkin ile güzeli

Başka makamda okuyacaktım bu besteyi belki,
Sonu gelmeyen ‘Bu, son!’lar bıraksaydı beni...
Dönüp dönüp düşülen çukuru kapatmak vakti şimdi!
Bütün bütün harap olmadan kurtarmalı kalbi...

MD -28 Haziran 2009

22 Haziran 2009 Pazartesi

Şiir - Üç Vakte Kadar

.
ÜÇ VAKTE KADAR

Fal değil söyleyeceklerim, gerçek!
Bir bir çıkar üç vakte kadar...
Hayal değil, hepsi gerçekleşecek!
Tarih yazar üç vakte kadar...

Rüzgara emanet yaşayan bakar
Keskin bir hakikat burnunu yakar
Teptiği genişlik canını sıkar
Hayattan bıkar üç vakte kadar

Dönenler aynı ökçeler üzerinde
Aslına rücu ederler yine
Tenziller hemen döner terfiye
Bitim yerinde üç vakte kadar

Boş kafalar tokuşur ahenkle
Boş gönüller gömülür çelenkle
Boş gözler dolar mavi renkle
Hürmetler yenilenir üç vakte kadar

Adı anılmazlar kıymete biner
Padişahlar atından iner
Işık gelir fosforlar söner
Mecaz hak olur üç vakte kadar

MD - 22 Haziran 2009

19 Haziran 2009 Cuma

Şiir - Geceler

.
GECELER
Geceler varmayın üstüme kara kara!
Kararlıyım, sizin şiirinizi yazmayacağım.
Birazdan Güneş gelecek imdadıma,
Tenimi yaksa da artık kızmayacağım.

Alev alev tutuşacak etekleriniz, ilkin.
Diyar diyar kaçıracak bu korku sizi.
Güneşsiz diyarlarda da durmayın sakin;
Sahte güneşler bırakmaz peşinizi.

Sonra, zülüflerinizden daha koyu
Karardıkça kararacak hıncım.
Boğuşacağız sizinle bir ömür boyu,
Hesap soracak benden inancım.

Parladıkça güneşin şatafatlı hükümranlığı
Ve gördükçe insaniyetsiz insanlığı
Dönüp yine sizi arayacağım boşlukta;
Nereye kaçtınız şu küçük yuvarlakta?

Devran dönecek, güneşe sürgün fermanı…
Belli değil, kimdir bu zaferin kahramanı?
Nihayet size kalırken tüm mirası gündüzün
Sessizce sokulur yanıma eski bir hüzün.

Güneşten saklı dertleşiriz onunla,
Size de ayandır o mahrem heceler.
İtirafa mecbur kalırım sonunda
Düşmanım değilsiniz dostum geceler!

MD - 18 Haziran 2009

17 Haziran 2009 Çarşamba

Şiir - Çilek Dalları



ÇİLEK DALLARI
Örter gibi gizli kapaklı halleri
Kapanmış çileğe çilek dalları
Karıştırmak istemez yabancı elleri
Dokundurmaz çileğe çilek dalları

Kutsal duygusuna şahit topraklar
Derdinden çiçeğine bak, düşmüş aklar
Güneşten gıdalanır, güneşten saklar
Kıskanır çileği çilek dalları

Göklerden kaçıp da yerlere yaslı
Sükutundan bil onu, belli ki hisli
Mahrem kuytusunda meyvesi süslü
Seyreder çileği çilek dalları

Yeşille kırmızı bir tuvale boyanmış
Dallarda ahenk bir tezata dayanmış
Gözünde çiğ damlası, seherde uyanmış
Avutur çileği çilek dalları

Göz nuru bağrında yakmış da ateş
Ezelden razıdır, olmuyor serkeş
Bağrına, sanki serin sulara eş
Basıyor çileği çilek dalları
MD - 15 Haziran 2009

Şiir - Alın Yazısı

.
ALIN YAZISI
Bir yazı yazmalıyım alnıma…
Tek bir cümleden ibaret olmalı alın yazım.
Her kelimesini yaşamalıyım.

Bir yazı yazmalıyım alnıma…
Ezelde benim için yazılmış o cümleyi,
Elimle koymuş gibi
Bulmalıyım ‘kitap’tan…
Bu ezelî senaryoyu oynarken hiç ‘çabalamadan’,
Her bir kelimesine hayretle bakmalıyım bir yandan…

Diğer yandan,
Beynim zonklamalı ve kasılmalı pazularım.
Kalemime dokunduğum her an yorulmalıyım.
Çünkü ‘bir cümle’ yazmaktayım;
Kelimelerini sözlükten tek tek
Ve özenle seçerek…
Tek cümle yazmalı;
‘Cümle’nin tecrübesini barındırmalı…
Bir cümle ki, ‘Cevâmiu’l-Kelim’den beslenmeli ve ‘sulanmalı’

Cümleme bir fiil bulmalıyım evvelâ,
Yüce bir eylem olmalı.
Doğal olmalı, zorlamasız…
Herkesin rağbet ettiği bir fiil olmalı,
Herkesin gıpta ettiği, takdir ettiği…
Ama ‘herkesin eylemi’ olmamalı!
Belki takdir de edememeli herkes…
Evet, evet! Takdir beklememeli,
Takdir de edilememeli zaten…
Anlaşılamayacağını çok iyi ‘bilmeli’.

Bir fiil, bir fiil…
‘Yaşamın anlamı’ olmalı o fiil…
Hem canlı kanlı ‘yaşamalı’;
Herkesten daha dolu,
Herkesten daha doğru…
Hem de iyi ‘anlamalı’;
Bir yandan, sonuna kadar yaşamışçasına kendinden emin,
Diğer yandan, hiç yaşamıyormuş gibi bağlardan azade…

‘Bilmeli’
,
Ama bilir gibi az değil, ‘inanır’ gibi…
Kenardaki çer-çöpe sarılmamalı,
Korkarak kıyıda durmamalı,
Bu okyanusa dalmalı…

Ve bir özne bulmalıyım,
Noktalanacak bir cümlenin öznesi olmaktan ibaret kalmamalı.
Cümlenin de, kâinatın da öznesi olmalı...
Öyle bir özne ki, nesnesini özne kılmalı…
O kadar âşikâr olmalı ki, gözden kaybolmalı…

Bir özne…
‘Ben’den daha yakın, ama ‘benlik’ten uzak...
Ve ‘sen’ kadar da samimi ve sıcak…
‘Biz’ kadar ait olmalıyım ona, ‘siz’ kadar hürmetkâr…
‘O’ dediğimde kanım akmalı hızlanarak…

Ve nesnesi de ‘ben’ olmalıyım bu cümlenin.
Dedim ya, adeta özne gibi görünmeliyim …
Ben bile zannetmeliyim ki, özne benim…
Gözlerimi kapattığımda her zerremde onu hissetmeliyim.
Açtığımda yedi kat semadan, yine bu dünyaya inmeliyim.
Asıl özneyi öyle ‘yaşayarak’ simgelemeliyim.

Nesne olmalı, fakat ‘nesnel’ olmamalıyım,
Çok açık olmalı safım,
Tarafımı sıkı sıkı tutmalıyım.
Avuçlarım patlamalı sıkmaktan,
Kemiklerime karışmalı ‘tarafım’
Ve artık ‘saf’ da, ‘taraf’ da ben olmalıyım…

Öyle benimsemeliyim ki, bende benlik kalmamalı;
Öznesi ‘ben’ olan cümleler, artık problem olmamalı.
Öyle özümsemeliyim ki, özüm olmalı benim muhatabım…
Öyle özümsemeli ve ‘öteki’leri hesaba katamamalıyım…

Baştan aşağı,
İçten dışarı
Dokuz yüz kat derinden hayrete dönmeli,
Özümseyememiş ‘öteki’lere bakışım…
Ve sonra ürkmeyi de,
Korkmayı da,
Özümsemeyi de,
Mesafeleri de unutmalıyım…

Ve nihayet bir nokta koymalıyım.
İstemeyerek, ‘burnu sürterek’ bir dokunuş olmamalı.
Secdesini vecd ile ikmal etmeli
Kalemimin alnı…
Kalanlara vasiyetini bir selamla sunmalı.
Halka hitap eden hâlinin küçücük bir şerhi mesabesinde,
Defterini kapamalı sükûnetle…
Tarifsiz bir noktada âlemlerin sırrını
Kodlamalı sühûletle…
Yalpa yalpa daha
Çok şey konuşacakken
Sözü kesilir gibi değil; öyle aceleyle, âniden…

En sonunda, ‘sonsuzluk’ duygum tatmin olmalı,
Doymalıyım!
Noktayı koyduğumda Cennet’lere dönüşmüş olmalı sadrım…
Sadrımı her lekeden ârî,
Her bağdan hâlî
Kılmış olmalıyım.
Fazlalıklardan arınmış bir ‘tam’ olmalıyım.

Bir sonlu cümlecikle sonsuzlara kavuşmalı başım…
Bir an uyumaz,
Asla unutmaz,
Katiyyen bırakmaz
O dost olmalı artık arkadaşım…
Alnıma bir yazı yazmalıyım…
MD - 12 Haziran 2009

8 Haziran 2009 Pazartesi

Deneme - Özlemini bırakıp giden günler...

Herkesin geriye bakıp da özlemini çektiği günler olmuştur, muhakkak.
Güzel günler...
Arı-duru, berrak günler...
Hani şu "Hey gidi günler!" gibi günler...

İçten, riyâsız, bir o kadar da fütursuz,
Kendi gözünde pür-kusur, insanlar gözünde kusursuz,
İçindeki düşmanın, huzurda edebi bozma potansiyelinden daima huzursuz,
Ve bu sebeple harp meydanında bulunma rikkatinde titizlikle yaşanan günler...
Sonra tabiri caizse insan kaşarlanıyor. O berraklığı, o samimiyeti arıyor. O günleri hatırlayınca başını eğiyor, durgunlaşıyor.
Ve ölmüş bir dostu özler gibi özlüyor o günleri... Çünkü elini uzattığı hiçbir dalda, ama hiçbir dalda, ne o samimiyetin lezzeti gibi bir lezzet bulabiliyor, ne de kuvveti gibi kuvvet...
Âh samimiyet, âh sâfiyet...

"Neler duydu şu dünyada mevlidine hayran kulaklarımız.
Ne adlar ezberledi ey Nebi, adına alışkın dudaklarımız.
Artık yolunu bilmiyor, artık yolunu unuttu ayaklarımız.
Kâbe'ne siyahlar yakışmamıştır ya Muhammed, bugünkü kadar!"
 [A.Nihat ASYA]

Belki gönül tabiplerinin keskin bakışlarıyla kusurlu, noksan sevme çırpınışları...
Belki mesnetsiz sevgi iddiaları...
Belki insan olmakla bahşolunmuş dost olmabilme istidadının bir kıvılcımı, ışıması...
Belki niceleri mahrum iken bize yekten ihsan edilen 'taş atmadan kuş vuran' sultan sofrasının kırıntılarının kırıntıları...
Öyle veya böyle...
Ama hiç değilse yüzünü güneşten çevirmemek için çırpınan bir 'günebakan' iştiyakı...
Lise defterimin arkasından bir lise hatırası...

Hamdolsun, yetimler ümmettir Sana.
Gelişin, gidişin rahmet cihana.
İttiba eylemek minnettir cana,
Kurtuluş yoludur, ya Rasulallah!

İzine basanlar 'yüz şehid' değer;
İltifat Rasulullah'aymış, meğer!
Ümmetin, gönlüne girmezse eğer,
Girecek yer var mı, ya Rasulallah?

Ehlibeyti sevmek farzdır, Kur'ân'da.
Sen'in sevgindir hem sebep buna da.
Rabbimizi bize Sen bildirdin ya,
Sevgimiz sanadır, ya Rasulallah!

Hasta olan neslin ilacı Sen'sin.
Kararan asırlar siracı Sen'sin.
Ümmetin, Rabbi'ne miracı Sen'sin.
Yolundan başka yol yoktur, Efendim!
Yolundan başka yol yoktur, Efendim!




5 Haziran 2009 Cuma

[BİR KİTAP] İtle Yatan Bitle Kalkar - Mahmut AÇIL


Kişisel gelişim kitabı kategorisine konabilir, ama farkı var! Bazı kişisel gelişim kitaplarının yaptığı gibi karşınıza geçip 'şöyle yapmalısın, böyle yapmalısın' diye uygulanabilirliği az (en azından okuyan için az) direktifler vermiyor.
Kitabın yazarı bir eğitimci (özel bir kurumda öğretmenmiş). Eğitimci olarak yıllar boyunca karşılaştığı hadiselerden örnekler veriyor, bu hadiselerden edindiği tecrübeleri bizimle paylaşıyor. Hangi konularda tecrübeler? En başta eğitim, sonra çocuk yetiştirme, evlilik, nezaket, zaman planlama, sınav başarısı, meslek başarısı...
Benim için hazmı zor olsa da, 'hakkaten öyleymiş!' demek için belki çoğu zaman sütten ağzım yanmalıysa da tecrübî bilgiye büyük önem veririm. Sonuçta ortada yaşanmış, tecrübe edilmiş bir hadise duruyor. Belki yanlış algılanmış, belki yanlış yorumlanmış, ama yaşanmış... Bana ne kadar ters gelse de... Kitap da beni tam bu noktada cezbediyor tabi, tahmin edeceğiniz gibi...
Kitabın adına baktığınızda 'zibidi' bir üslup bekliyorsunuz. Ama öyle olmuyor, dili yeterince seviyeli buluyorsunuz. Hatta sona doğru yazar rengini iyiden iyiye belli ediyor, lafı 'biri zikir, biri fikir, biri şükür' meselesine kadar getiriyor. 
Ve alıntılar:
SAHAYA İNMEK
Bir mafya babası oğluna mektup yazar ve der ki; "Oğlum, iyi bir boks seyircisi olacağına kötü bir boksör ol, sahaya in ve dayak ye. Hayatı seyretmek yerine sahaya inmek ve savaşmak her zaman iyidir."
EVLİLİK
Evli kadının anayasasının değişmez maddelerinden biri de kıskançlıktır.
Hem de değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen ilk bir kaç maddenin içindedir o!
Ve zekâsının büyük bir bölümünü kıskançlık senaryoları kurmakta kullanırlar.
"Nerden biliyorsun?" diye soranlara tavsiyem;
İsterseniz evde otururken bir akşam cennetten ve hurilerden bahsedin.
İkisi de vardır, gerçektir ve haktır!
Lakin ikisi de bu dünyada yoktur!
Diğer tarafta vardır.
Hem de herkesin gitmeyi arzuladığı yerdir orası!
Sorun eşlerinize, hemen hepsi Cennete "Tamam!" diyecektir; ama hurilere hep bir açıklama isteyecektir.


En ideal evlilik, kör bir kocayla sağır bir kadının evliliğidir.

ZAMAN PLANLAMASI
Zamanın ne önemi var. Zaman bizim karar verdiğimiz an başlayan bir süreçtir. Doksan yıl yaşayıp hiçbir şey yapmadan ölüp giden insanlarla, az zamana çok şey sıkıştırmış insanlar arasında bir kıyas yapmak gerekirse, ikincisinin daha fazla yaşadığını göreceksiniz.
Soracağınız ikinci soru; "Bu yaşınıza kadar (henüz çok yıl geçmemiş olsa da) hayatta elde ettiğiniz başarılar nelerdir?" Küçük de olsa mutlaka bir şeyleri başarmışsınızdır. Ve inanın başarıda küçük diye bir kavram yoktur. Kimisi için bir şirketin CEO'su olmak başarı iken, kimisi için mutlu bir aile hayatı kurabilmek çok büyük bir başarıdır. Kimisi milyonlarca insanın karşısında konuşma yapabilmeyi başarı olarak görürken, kimisi ise sevdiği kıza/erkeğe merhaba diyebilmeyi başarı olarak gömektedir. Sizin yapabildiğiniz ve bu güne kadar başardığınız büyük/küçük başarıları sıralayın.
Televizyon seyrediyoruz. Şöyle desem bazıları için daha doğru. Televizyon başında bağlanıp kalıyoruz. Programları seçsek. Daha seviyeli olanları seyretsek. Ya da ne bileyim, seyretmeyi planladığımız program biter bitmez televizyonu kapatsak. Bir diğerinin cazibesinin bizi çekmesine müsade etmesek. İşte size fazladan bir saat daha.
EĞİTİM
Sevgili öğretmenler!
Eğitimde 'öğrenme güçlüğü' kavramının varlığı ve yokluğu sizin gayretinize bağlıdır.
Çocuklar farklı farklı yollardan öğrenebilirler.
Kimileri görerek, kimileri işiterek, kimileri de uygulayarak öğrenirler.
Sizin anlattığınız tarzda öğrenemeyen bir çocuğu 'öğrenme özürlü' olarak isimlendirmek insafsızlıktır.
Öğretmenlikte asıl başarı, çocukların bireysel ilgilerini, yeteneklerini ve potansiyellerini ortaya çıkarabilmektir.
Ve bu yetenekleri mümkün olan en üst düzeyde geliştirebilmektir.
Çocuklara bakarken, kafanızdaki yetenekler yelpazenizi biraz genişletin.
Çocuğa bir noktadan bakmayın. Sadece bir tarafıyla değerlendirmeyin...
Bir de sevin onları!
Ve sevdiğinizi hissettirin.
Hasım değil, hısım olun çocuklarla. Bakın ne cevherler çıkacaktır madeninizden.
MESLEKTE BAŞARI
O, hala çoğu kişinin korkulu rüyası olan o malum koltukta oturuyordu.
"Eren süper bir hasta!" cümlesini duyunca imkanı olsaydı otuz iki dişi (henüz küçük olduğu için çoğu yok, bir kaçını da Ankara'daki malum doktor çekti-pardon kopardı, düşürdü-) birden görünüyordu.
İşte böyle!
Meslekteki başarı deyince benim aklıma başka şeyler geliyor:
Mesela sevgi geliyor,
İletişim geliyor,
İnsanlık geliyor,
Güler yüz geliyor...
TATİL
Şöyle bir düşünün! Yaşadığınız şehirde bir fırsat bulup da şimdiye kadar gidip göremediğiniz, kültürel değerlerimizin, coğrafi güzelliklerimizin var olup olmadığını biliyor muydunuz?
Eminim yıllardır yaşadığınız şehirde görmediğiniz pek çok güzellik, sizin onları keşfetmenizi bekliyordur.
Bakın bazı durumlarda Amerika'yı yeniden keşfetmeye gerek yok! Yaşanmış hayatların; güzel, doğru, temiz bir geçmişe imza atmışların bizlere söyleyeceği çok şeyleri vardır.
Asıl akıllılar, başkalarının tecrübesinden faydalananlardır. Yeniden ve bir daha her şeyi denemek ve el yordamıyla bulmak zorunda değiliz.
Vehbi Hocam'ın tatille ilgili bir değerlendirmesinde kullandığı şu cümlelere bayılıyorum:
"Tatil keseyi boşaltmanın değil, kafayı ve kalbi bir yılın birikintilerinden, tortularından, dertlerinden boşaltmanın zamanıdır.
Kafaca, gönülce dinlenmiş; maddeten ve manen yenilenmiş olarak yeniden şevkle işine dönmenin vesilesidir tatil... Yoksa müzik gürültüleriyle, kalabalıkların ve trafik karmaşasının içinde beton yığınlarına gömülmüş olarak birkaç hafta geçirmek değildir."
ÇOCUK YETİŞTİRME
Henüz ne söylediğiniz ve kendisine söylenenleri tam olarak anlayamadığını düşündüğümüz bir yaşta.
"Onun fikirlerinin ne önemi var canım! Ben ne dersem onu yapar, ya da yapmak zorunda!" diye düşündüğümüz bir yaşta...
Ama insan!
Küçük de olsa bir bedeni ve aklı var.
Hisleri ve duyguları var.
Kızabiliyor, darılabiliyor ve sevebiliyor.
Olayları kendince yorumlayabiliyor.
Ve en önemlisi kendisine değer verip vermediğinizi davranışlarınızdan ayırabiliyor.
Yani, kendince bir dünyası var.
BÜYÜK İŞLER
Arkadaşlarının telaşını sezen Gazi Ali Bey, bir eliyle oku çıkardı ve "Bre yiğitler!" diye haykırdı.
"Bre yiğitler! Telaşlanmayın, iki gözü olup da meydandan kaçmak için arkaya bakmaktansa , tek gözü olup ileriye bakmak daha hayırlıdır."
Tek gözü olup, ileriye bakmak! Hep ileriyi görmek... Hep bir aşkın sevdasına yanmak... Hep tutuşup kor olmak...
Oysa büyük işler yürek isteyen işlerdir.
Büyük işler geleceği olan işlerdir.
Büyük işler insan yetiştirmektir.
Büyük işler mesleğine âşık olmaktır.
Büyük işler yıllar geçtikçe gençleşmektir.
KİTAP OKUMAK
Mesleğim gereği, net ve çok kararlı bir dille söylüyorum: Kitap, asla ve asla boş zamanda okunacak kadar kıymetsiz değildir. Lütfen düşürmeyin değerini.
Taha Akyol: "Sadece meslek gereği okumak zorunda değilim ben; aynı zamanda okuma denen eyleme de vurgunum. Başkalarının zihin dünyasında dolaşma, daha büyük hayatların içine girebilme imkanı sağladığı için de okuyorum... Okumanın yazgım olduğuna inanıyorum ve ince hesaplar yapmaksızın okuyorum. Sayfası 1,5 dakikadan bin sayfayı okumak için 25 saate ihtiyacı olanlara inat keyifli bir günde, üç tane hacimli kitabı bir kenara koyup notlarımı da bilgisayara işleyebiliyorum..." diyor.
KARŞIMIZDAKİNİ DİNLEMEK
Acele karar vermemek gerek.
Acele etmemek...
Karşılaşılan bir olayda önce durmak, düşünmek ve doğru değerlendirmek önemlidir.
Bir de dinlemesini bilmek...
Söyleyeceğiniz şeyleri düşünürken, karşıdan gelen sözlere de değer vermek gerek.
NEZAKET
Toplumumuz her geçen gün saygısından ve nezaketinden birşeyler kaybediyor. Her geçen gün bizi biz yapan değerlerimizden fersah fersah uzaklaşıyoruz.
Bakın, bir zamanlar bizim ecdadımız (Osmanlı), bırakın gecenin bir yarısına kadar sokak ortasında bağırıp çağırmayı, bir evin camının önüne saksı içinde sarı çiçek koyduğu zaman, hem ev sahibi, hem de yoldan gelip geçen herkes şunu algılıyor ve ona göre davranıyormuş.
"Ey yoldan geçen kişi (kişiler)! Bu evde hasta var; yüksek sesle konuşup onu rahatsız etmeyiniz."
Camın önünde saksıda kırmızı bir çiçek bulunmasının ise; "Ey yoldan geçen, bu evde gelinlik kızımız var; kullandığın kelimelere dikkat et; ağzından argo bir kelime çıkmasın." anlamı varmış.
Bir toplum düşünün, sembollerden anlamlar çıkarıyor ve ona göre davranıyor. Ve yine bir toplum düşünün, bizzat uyarmanıza rağmen, neredeyse uyardığınız için suçlu ilan ediliyorsunuz.
Nereden nereye?
DİĞER
Cevabın kalitesi soruya bağlıdır. Ne kadar ekmek, o kadar köfte.
Gaz imandandır, derler.
İki travesti arabayla giderken kaza geçirmişler, biri ötekini çok ince ve işveli bir sesle, "Orkide, Orkide!" diye hafif hafif dürtmüş. Bakmış ses yok, durum ciddi. Gür bir sesle sarsmaya başlamış: "Nurettin Abi, Nurettin Abi!".

1 Haziran 2009 Pazartesi

[BİR KİTAP] Sonsuzluk Hecesi Lâ - Nazan Bekiroğlu


Edebî bir eser...
Hz. Âdem'in yaratılışı, cennetten dünyaya indirilişi, ilk cinayetin işlenişi...

Olaylara kendince bir hikaye giydiriyor. Naklî kaynaklardan yer yer destek alıyor, ama hikayesi kendi iç dünyasından...

İşte kitaptan bazı alıntılar:
"Bu kadar çok "Hayır!" diyebilmek için ne kadar büyük bir "Evet!" demiş olmak gerekirdi."
"Görülmeyecek ne gerçeği, görülecek ne rüyası vardı?
Neye tanık olacaktı, neyi tamamlayacaktı ki düşmüştü bu devrana, bu dünya fenasına gelmişti?"


"Herşeyi gözden çıkarmış, bir o kadarını göze almış, neticede gözünü karartmış olabilirdi. Üstelik hakkı olmayana göz dikerek gözden düşmüş de olabilirdi."

"Sorusunda sormaktan çok cevap vardı. O da hepi topu bir isyandı: Neden?"

"Ayrıntıda akıllı, bütünü kavramada yetersiz."

"O kadar çok tekrarladı kendinde kendini ve eyleminin niyetini o kadar yüceltti ki, duyguları körleşti. Hiçbir şey hissedemedi."

"Ey oğul, dedi Âdem, vicdan, kaybetmeye en çok hakkımız olduğu anda koruyabildiğimiz şey değil midir?"

"Ne yaptığını bilip de ne yapacağını bilemeyenlerin çaresizliğiyle bekledi."

"Bir yol göster. Yaptığımın doğruluğuna dair duyduğum inancı geri ver. Sığdır kalbime eylemimin mantığını. Sustur vicdanımı. Bağla yine gözümü. Durdur yüreğimin atışlarını. Mühürle şu kalbimi. Ki dayanayım. Yoksa dayanamayacağım."

"Şu kenarda Habil ve Kabil kurmuşlar oyunlarını, bir cennet bahçesinde oynuyorlardı. Çocuklardı. Saflardı. Masumlardı. Derken yılansı bir ıslık yaklaşıyordu arkalarından. Sessizce sokuluyordu. Aldanıyorlardı. Ve her defasında cennetten kovuluyor, dünyaya düşüyorlardı."

"Öyle bir rüya ki, sonuna kadar görmekten başka kurtuluşu yok, bu rüyanın tabirinden başka uyanışı yok.
Kaçmakla çözülmez bu düğüm, göz yummakla bu muamma hallolmaz.
Anladı kör at, bu rüyadan, bu rüyayı yaşamadan uyanılmazdı. Yaşanacak nesi varsa hazırdı.
Gözlerini rüyasına açtı.
O anda dünyanın, bir bıçağın sırtında gayet açık ve yalın iki sözle,
tevilsiz ve tefsirsiz,
sade ve basit,
art anlamsız yan anlamsız,
dilin en duru bilgisiyle,
en temel kelimeleriyle ikiye ayrıldığını sezdi.
İyi ve Kötü,
Âdem'in kelimeler kitabının ilk iki kelimesiydi.
Hem mukaddimesi, hem hâtimesiydi."

Şiir - Fark Etmeli İnsan [Can YÜCEL]

Video @ dailymotion



FARK ETMELİ İNSAN


Farkında olmalı insan...
Kendisinin, hayatın, olayların, gidişatın farkında olmalı.
Farkı fark etmeli, fark ettiğini de fark ettirmemeli bazen...

Bir damlacık sudan nasıl yaratıldığını fark etmeli.
Anne karnına sığarken dünyaya neden sığmadığını
Ve en sonunda bir metre karelik yere nasıl sığmak zorunda kalacağını fark etmeli.
Şu çok geniş görünen dünyanın, ahirete nispetle anne karnı gibi olduğunu fark etmeli.
Henüz bebekken 'Dünya benim!' dercesine avuçlarının sımsıkı kapalı olduğunu,
Ölürken de aynı avuçların 'Her şeyi bırakıp gidiyorum işte!' dercesine apaçık kaldığını fark etmeli.
Ve kefenin cebinin bulunmadığını fark etmeli. 
Baskın yeteneğini fark etmeli 
Sonra... Azrailin her an sürpriz yapabileceğini,
Nasıl yaşarsa öyle öleceğini fark etmeli insan 
Ve ölmeden evvel ölebilmeli.

Hayvanların yolda, kaldırımda, çöplükte 
Ama kendisinin güzel hazırlanmış, mükellef bir sofrada yemek yediğini fark etmeli. 
Eşref-i mahlûkat (yaratılmışların en güzeli) olduğunu fark etmeli. 
Ve ona göre yaşamalı.

Gülün hemen dibindeki dikeni, 
Dikenin hemen yanı başındaki gülü fark etmeli. 
Evinde 4 kedi 2 köpek beslediği halde,
Çocuk sahibi olmaktan korkmanın mantıksızlığını fark etmeli. 
Eşine 'Seni çok seviyorum!' demenin mutluluk yolundaki müthiş gücünü fark etmeli. 

Dolabında asılı 25 gömleğinin sadece üçünü giydiğini, 
Ama arka sokaktaki komşusunun 
O beğenilmeyen gömleklere muhtaç olduğunu fark etmeli. 
Zenginliğin ve bereketin sofradayken önünde biriken ekmek kırıntılarını yemekte gizlendiğini fark etmeli.

Fark etmeli! 

Ömür dediğin üç gündür,
Dün geldi geçti, yarın meçhuldür,
O halde ömür dediğin bir gündür, o da bugündür…

Can YÜCEL


WSO2 ESB + ClientAccesPolicy.xml + CrossDomain.xml

ClientAccesPolicy.xml and CrossDomain.xml files have to be found at root of your services Silverlight and Flex clients to be able to acce...